29 Haziran 2010 Salı

Prag'da bir günlük off day



29.06.2010 / Bu boş güne gerçekten çok ihtiyacımız varmış. Sabahları her koşulda erken kalkmaya alışık olduğum halde bu sabah 08.30 sularında zorla uyandım ve sanki dayak yemiş gibiydim, her bir yanım ayrı ağrıyordu. Selcan benden biraz sonra uyandı, hava çok sıcak olduğu için üzerimize ince bir şeyler giydik ve attık kendimizi Prag caddelerine. Dr. Emin ve Aslı buraya daha önce gelmemiş oldukları için akşamdan kendilerine ayrı bir gezi programı hazırlamış olduklarından biz bu günü Selocan'la baş başa geçireceğiz. Önce sağa, sola bakındık, otelde kahvaltı saatini geçirdiğimiz için karnımızı doyuracak bir yer arandık, gerçi her yer yemek yemeye müsait, neyse Old City yönüne yürümeye karar verdik. Gelmiş olanlar bilirler, gelmeyenlerin de mutlaka kulağına çalınmıştır, buranın çok meşhur bir saatli meydanı var, otorduk tam saatin karşısına bir sandviç ile çay aldık, başladık etrafı seyre. İlkay'ın dediği gibi Prag gerçekten bir açık hava müzesi. Ne yöne baksanız tarih fışkırıyor. Şehrin merkezinde bildiğiniz türden binalara rastlamak mümkün değil, hepsi eski, hepsi birer sanat eseri. Caddeler asırlar önce inşa edilmiş ve 10 cm x 10 cm ebadında milyarlarca granit taştan yapılmış. Caddeler ile kaldırımları bu granitlerin rengi ayırt ediyor. Tabii yaya geçişlerinde de yer yer beyaz seritler kullanılmış olsa bile hala bir çok yerde granitlerden desenler oluşturmak sureti ile farkındalık yaratılmış. Şehrin içinde, ana caddelerinde tramvay tarzında toplu taşıma araçları dolaşıyor. Bu arada her türlü taşıt trafiğin içine karışık hareket edebiliyor. Yani kırmızıda durduğunuzda önünüzde bir troleybüs veya tramvay duruyor olabilir. SSCB'nin dağılması, Çek'ler ile Slovak'ların ayrılması, ülkenin Avrupanın merkezinde yer alması ve tabii ki AB'ye girişlerini takiben gelişim bir olmuş, pir olmuş. Buranın en önemli gelir kaynaklarının başında turizm geliyor. Yılın 12 ayı, dünyanın dört bir yanından turist akıyor bu açık hava müzesine. Bir de şöyle bir özelliği var buranın, yanılmıyorsam 1943 veya 1944 yılında 2. Dünya Harbi sırasında Alman'lar avrupada taş üzerinde taş bırakmazken, o dönemin yönetimi hiç savaşmayacakları, tek bir mermi dahi sıkmayacaklarnı taahhüt eden bir anlaşma ile kentin anahtarını paşalar gibi Adolf Hitler'e teslim etmişler. İşte bu nedenledir ki avrupanın bir çok yerinin yeniden inşa edilmesine neden olan savaş bu ülkeye en ufak bir zarar vermemiş. Tabii ki bu ülkenin en önemli yeri sadece Prag değil. Bu ülkede gezip göreceğiniz daha bir sürü yer var, Tepice, Karloviçe, Karlovivary ilk aklıma gelen bazı yerler. İddia ediyorum ki bu ülkede göreceğiniz tabiatı çak az yerde görebilirsiniz. Prag ile Karlovivary arasında hatırımda kaldığı kadarı ile 150 km'lik bir yol vardır, burayı sabah akşam geçseniz sıkılmazsınız, yalnız aşırı oksijenden ne olursunuz bilemem. Mesela en çok turist alan Karlovivary'de bir başka şaheserdir, burada ne kadar anlatsam boşuna, benim kelime hazinem orayı tasvir etmeye kifayet edecek boyutta değildir. Şu kadarla özetleleyim, Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ne kadar zevkli bir insan olduğu hepimizim malumudur, burada evi varmış, sağlık sorunları yaşadığı bir dönem burada kalmış. Ben gittiğimde evinin restorasyonu yapılıyordu, şimdi ise ne amaçla kullanılıyor bilmiyorum. Bu arada çok meşhur şeylerden biri de Çek Birası. Biranın dünyada ilk yapıldığı ve biracılığın en çok gelişmiş olduğu ülke burasıdır. Daha sonra Almanya ve diğer avrupa ülkelerinde bira yapılmıştır. Mesela çok meşhur Bud Wieser birası Amerikan olarak bilinmekle birlikte aslı burasıdır. Harp yıllarında buradan Amerika'ya giden Çek'ler tarafından imal edilmiştir. Neyse bu kadar tarih yeter, sürç,-ü lisan ettiysem veya hatalı bir bilgi verdiysem affola, biraz da bizden bahsedeyim. Yani AZZ SONRA'ya kaldığım yerden devam edeyim.
Benim hesaplamalarıma göre Kiel - Prag arasında tam 695 km civarında bir yolumuz olması gerekiyordu. Tam Garmin'e rota yükleyeceğimiz sırada Prag'da konaklayacağımız otelin açık adresi geldi, ben de bu adresi doğrudan yükledim ve rotanın varış noktası olarak atadım. Hesapladı, kitapladı ve 731 km dedi. Ben de "eh bu kadar yanılgı normaldir" dedim ve Garmin rotasından güneye inmeye başladık. Aslında etap, etap yol girmiş olsaydım ben Garmin rotasına uymazdım ama bir kez rotaya girince bir daha sapmak kolay olmuyor. Bir de Almanya otobanlarında uzun yol hiç sorun değil, bir çok yerde hız sınırı bile olmadığı için çok hızlı ilerleyebiliyorsunuz. Zaten yollar pırıl, pırıl, hava da iyi olunca 40 km, 50 km'nin lafı mı olur? Ama şu gerçek ki olmamız gereken rotada değiliz. Neyse Hamburg, Hannover, buradan Berlin ana yolu üzerinden bağlantı almak üzere güney doğu istikameti, bir müddet sonra eski Doğu Almanya şehirleri, Göttingen, Magdeburg, Halle, Leipzig ve son olarak da Dresden ve Almanya bitti, kendimizi Çek Cumhuriyeti yollarında bulduk. Hani derler ya KEL YAĞI BOL BULUNCA ....... SÜRERMİŞ, işte tam o hesap AB'ye girdikten sonra maddi destekleri alınca bir yollar inşa dilmiş akıllara zarar. İnanın bu güne kadar dünyanın yolunu yaptım, böylesini görmedim. Allah için paranın hakkını vermişler. Bakalım buradan Macaristan'a giden yollar da böyle mi? Dresden'den sonra Prag 144 km. Biz yolu neredeyse tamamlayacağız ki otobandaki bir çalışma nedeni ile ana yoldan çıkmak zorunda kaldık. Garmin başladı konuşmaya TEKRAR HESAPLIYOR, TEKRAR HESAPLIYOR, SAĞA DÖN, SOLA DÖN, anlayacağınız garibimin kafası oldu mu bulaşık teli gibi, aldı götürdü bizi alternatif dağ yollarına. Tek şeritli ama sanki cennet içinde açılmış kadar doğal, muhteşem bir asfalt üzerinde, köylerin arasında ilerliyoruz ama nereye belli değil. Garmin sürekli bir şeyler söylüyor, her komutun ardından bir medeniyet bekliyoruz ama ne gezer. Bu şekilde yaklaşık bir 30 km kadar gittik etrafta tek gördüğüm canlı dev asa büyük baş hayvanlar oldu. Garmin'e uymaktan başka çarem yok ve bu arada EYVAH, kulaklığımın pili tükenmek üzere. Burası İskandinavya olmadığına göre az sonra hava da kararacak, benim de içim karardı. Arkamda Selcan ve diğer motor üzerinde Emin ve Aslı kaderlerine razı bir şekilde ben nereye, onlar da oraya. En sonunda az medeni bir yere vardık, halimize yaşlı bir amca acımış olacak ki, Allah razı olsun, arabası ile önümüze düştü ve bizi önce ana yola, oradan da otoban'a çıkardı ve biz derin bir OHHH çekebildik. Şehrin içinde de biraz GARMİNZEDE olduk ama artık o kadarını anlatmayayım, ele güne komik duruma düşeriz mazallah.
Yarın sabah yola çok erken çıkacağız, motorcu ağzı ile SAAT YEDİ, TEKER DÖNER dedik. Şimdi herkes uykuda, ben hariç. Müsaadenizle ben de uyumaya çekiliyorum, yarın yine 550 km civarında bir yolumuz olacak, Budapeşte'den yazmaya devam ederim. İyi geceler, renkli rüyalar. Rüyalar dedim de aklıma güzel bir vecize geldi, Dostoyevski demiş ki; RÜYALARINIZIN GERÇEK OLMASINI İSTİYORSANIZ, ÖNCE UYKUDAN UYANMANIZ GEREKİR. Hepiniz için gerçek olmasını isteyeceğiniz rüyalar görmenizi ve bu rüyalarınızın gerçekleşmesi dilerim.
Not: Karlovivary'den bahsedince arşivimden bir resmini de ekleyeyim dedim...

Kiel - Prag Maceraları




29.06.2010 / Bu günü anlatmaya neresinden başlayacağım, bir türlü karar veremiyorum. İyisimi ben önce gemide geçen geceden başlayayım. Yazı yazma işi beni fena sardığı için dün de yazdığım gibi geminin 15. katındaki observatin lounge'da yazarken Selcan da yanımdaydı. Burası geminin en üst katı ama "AMAN ALLAH'IM BU NE MANZARA" diyebileceğiniz bir durum yok. Uçsuz, bucaksız bir denizin ortasında fındık kabuğu misali bir halimiz var. Etrafta görülebilir en ufak bir kara parçası olmadığı için içinde bulunduğunuz o an ve durum çok da ilginç bir şey değil. Sadece güneş ile geminin yarattığı dalgaların ışıklarla oynaşması belki biraz göze hoş geliyor, hepsi bu. Selcan bir süre sonra sıkıldı ve uyumaya çekildi. Ben de yazmaya devam ettim. İçeride bir yerlerde nefis canlı müzik var, soft jazz eşliğinde yazma görevimi icra ediyorum. Bir ara PC'min ekranında bir kızıllık fark ettim, kafamı çevirip bir baktım, gözlerime inanamadım. Bu mevsimde, o hiç batmayan güneş bütün haşmeti ile ufukta kurulmuş, denizin üzerinde sanki ateşini söndürme gayreti içinde. İnanın gördüğüm manzarayı burada kelimelerle anlatabilmem gerçekten çok zor. Hani bizde TEPSİ GİBİ derler ya, bırakın Allah aşkına ne tepsisi, sanırsınız kainatı ısıtan, ışıtan, enerji kaynağımız o koskocaman güneş butün gövdesi ile karşımda duruyor. Sonra yavaş, yavaş denizin üzerine adeta eriyen bir mum misali yayılmaya başladı, bir müddet sonra da ufkun derinliklerinde kaybolup gitti. Normal şatlarda güneş batması dediğimiz bu tabiat olayının sonrasında ne beklersiniz, tabii ki havanın kararmasını öyle değil mi? Yok be kardeşim ne gezer, güneş ortadan kayboldu ama etraf hala aydınlık. Gece 23.00 sularında hafif bir alaca karanlık oluştu ama o bildiğiniz kara geceler bu mevsimde olmuyor. Tabii biz güney yönüne gittikçe alışık olmadığımız bu durum normalleşmeye başlıyor. Güneşi batırdıktan sonra yazımı tamamladım ve ben de yatmaya gittim. Bu esnada geminin her yerinden farklı bir müzik, farklı aktivite ve bu aktivitelere katılan yolculaın şen, şakrak sesleri geliyordu. Kamaraların bulunduğu kısımlar son derece izole olduğu için yatmak isteyenler bu seslerden etkilenmiyor.
Bu günümüz oldukça entresan başladı ve bu saate kadar da öyle devam etti. İlk golü sabah 05.30, 2. golü de 05.45 de yedik. Neden mi, hemen anlatayım. Ben normal koşullarda her sabah 05.45 de uyanırım. Pazartesi ve çarşamba sabahları ise 05.30 da. Telefonumun alarm ayarı da buna göre ve yıllık olarak kayıtlıdır. Pazartesi ve çarşamba sabahları bir aksilik olmasın diye de 05.45 alarmım aktif durumdadır. Ben seyahat süresinin alarmlarını iptal etmiştim ama nasıl olmuş bilmiyorum bu pazartesi sabahının alarmaları silinmeden kalmış. Ne olduğunu tahmin ediyorsunuzdur, saat 10.00 da yanaşacak gemi için biz sabahın köründe uyandık. Hadi ben alışığım da Selcan bu işe çok sinirlendi, vallahi öğlene kadar tek kelime konuşmadı desem yeridir.
Neyse gemi yolculuğunuz sorunsuz neticelendi ve saat tam 10.15 de biz Kiel yollarındaydık. Garmin'e daha önce bu günün rotasını girmediğimiz için müsait bir yerde durduk ve gerekli yüklemeyi yaptık, Almanya'nın dört bir yanını saran otoyollarına attık kendimizi. İşte bundan sonrası çok eğlenceli amaaaaa, AZZZ SONRA. Uykum geldi yatıyorum, yarın çok zamanım olacak devam ederim. İyi geceler.

27 Haziran 2010 Pazar

Color Line Çok Konforluymuş!!





27.06.2010 / Bugün bizi Oslo'dan Kiel'e taşıyacak geminin saati 14.00 olduğu için kendimizi hiç de zorlamadan uyandık, kahvaltı ettikten sonra otelimize çok yakın mesafede olduğunu öğrendiğimiz limana yürüyerek gitmeye karar verdik. Sağa, sola bakınarak, bir taraftan da resim çekerek limana vardık. Büfenin birine "Color Line nereden kalkıyor" diye sorduk, aldığımız "3 km ileride" yanıtı aklımızı başımıza getirdi. Bu arada saate bir baktım ki, ne göreyim 11.25, yani bilet alıp, otele dönüp, çantaları kapatıp, motorları garajdan alıp, çantaları yükleyip, karma karışık Oslo şehir içi yollarından gemiye varmamıza topu topu 1 saat 35 dakika zamanımız kalmış, zira gemi en geç saat 13.00'e kadar check in kabul ediyormuş. Aldımı bizi bir telaş. Bir anda kafası kesilmiş de yerinden kopamamış horoz gibi ortalıkta dolanmaya başladık. Bu arada olası aksilikleri saysam halimize gülersiniz. Öncelikle Norveç sınırları içinde asla ama asla EURO veya başka bir para geçerli değil, biz de inat etik tek kuruşluk Kron almadık. Taksiye binelim desek cepte para yok. İşin bir diğer olumsuz yönü bugün pazar ve ortalıkta taksi de yok. Taksi olsa Türk işi bir çözüm buluruz belki. Neyse tam ümidi kesmek üzereyken bir taksi bulduk, şans bu ya taksi kredi kartı kabul ediyormuş. Kızları geldikleri en kestirme yoldan yürüyerek otele geri yolladık ki çantaları toplasınlar, otelden çıkışımızı halletsinler diye, biz de atladık taksiye doğruca Color Line için ayrılmış limana. Allah muhafaza yürümeye kalksaydık belki 13.00 de ancak varırdık, o kadar uzakmış o bahsedilen 3 km :)). Pakistan'lı şoförümüzle kanka oldum ki bizi yolda bırakmasın diye, oracıkta beklemesi için her türlü şirinliği yaptım, sağ olsun o da bize hemen uyum sağladı. Neyse gemide yer varmış, biletleri aldık, aynı telaş ile şoförümüz bizi otele getirdi, hayatımın en hızlı giyinmesini yaptım, kaskı kaptım doğruca otele 500 mt mesafedeki otoparka. Al sana bir sürpriz daha; Garaj kapalı. İçeriden bir başka Pakistan'lı otoparkı açtı, aldık motorları ama para ödeyecek yerler kapalı ve ödeme yapamıyoruz. Aldı mı bizi bir telaş, yaradana sığındık, bariyerin yanından zor bela geçtik ama önümüzde kapalı duran bir kapı var. O da ne, kapı otomatik açılıverdi, şans buna denir işte. Her yer tek yön, bir türlü otele gelemiyoruz, neyse ki bunu da başardık. Bu arada Pakistan'lı taksici kardeşimiz bizi otelde bekliyor, tekrardan rehperlik yapacak limana kadar. Son sürat çantaları yerleştirdik, kızları arabaya bindirdik ve en kestirme yoldan limana vardık ve Check in mahaline başarı ile vasıl olduk. İnanın o taksici olmasaydı biz limana yarım saatte varamazdık. O taksicinin ne kadar işe yaramış olduğunu burada kelimelerle anlatamam, Allah ondan razı olsun.
Gördüğünüz gibi en rahat olacağımız günde, içine düşmüş olduğumuz gereksiz rehavet neredeyse bir günümüzü boşu boşuna heder edecekti. Siz siz olun bu gibi durumlarda hep temkinli olun, işinizi son ana veya şansın yardımıza bırakmayın olur mu?
Avrupa seyahatlerinde zaman zaman gemilerle seyahat ettiğimiz oluyor ama şimdiye kadar gördüğüm en büyük gemi Color Line, tam 15 katlı yüzen otel gibi bir şey. İçinde türlü, çeşitli restoranlar, barlar, sinema salonları, TV odaları, her türlü ürünlerin satıldığı mağazalar, free shoplar, müzükli mekanlar ve daha niceleri var. İlgisi olanlar için söylememde fayda var son derece büyük bir de CASİNO var. Şu anda geminin 15. katındaki Observation Lounge'dayım. Güneş batmadığı için dışarıda pırıl, pırıl bir hava var. Deniz oldukça sakin ve gemimiz rotasında süzülüyor. Bu arada aklıma ne geldi biliyor musunuz? Kıyıda koskocaman gövdesi ile son derece azametli duran gemi Allah'ın uçsuz, bucaksız deryasında ne kadar küçük kalıyor...
Norveç yollarında seyahat ederken çok fazla Alman plakalı motor görmüştüm, şimdi bir çoğu bizimle beraber gemideler. Sanırım haftalık geziler için buraya geliyorlar. Tabii bir çoğu bizim gibi en kuzeye gitmek için değil de bu ülkenin en ilginç özelliği olan fiyordları dolaşmaya geliyorlar. Gerçekten görülmesi gereken yerler. Kara ile deniz birlikte öyle nefis bir dantel işlemişler ki insanın aklı almıyor. Bu güzelliklerin huzurla dolaşılması için, doğaya en ufak zarar vermeden inşa edilmiş yollar da bu gezilerin bir diğer güzelliği. Özellikle motor kullananlar sanırım virajlı yolların nasıl güvenle alınacağını burada öğrenirler.
Allah kısmet ederse gemi Kiel'e yarın sabah 10.00 da varacak. Bizim programa göre 614 km yol kat ederek Prag'a varmamız gerekiyor. Dr. Emin ve eşi daha önce burayı görmemişler, hem biraz etrafı dolaşmak, hem de üzerimizdeki yorgunluğu bir nebze olsun azaltmak için Prag'da extra bir gün daha kalmak istediler. Aklımda böyle bir şey yoktu ama gerçekten çok yorulduklarını düşündüğüm için onları kırmadım ve kalmayı kabul ettim. Bu işe Selcan da pek fazla sevindi. Aslında haksız da saylmazlar, 16 Haziran günü öğlen saatlerinde, Trieste'den başlayan yolculuğumuzun henüz 11. günündeyiz. Bugün yol yapmadığımıza göre saymayın, 28 saat de Rostock - Helsinki arası var, bunu da düştüğünüz zaman geriye topu topu 9 gün kalıyor ve biz bu 9 günde yaklaşık 5.700 km yol aldık. Çok kaba bir hesaplama ile günlük ortalamamız 633 km civarında. Bu hiç de küçümsenecek bir olay değil. Ben ve Emin dayanıyoruz da Selcan ve Aslı nasıl dayanıyorlar ve ses çıkartmıyorlar anlayabilmiş değilim. Bir ara söylenir gibi oldular "Açın maillerinize bakın, ben bu gezinin lay,lay, lom bir gezi olmadığını, uymak zorunda olacağımız tempoyu her defasında bildirdim" dedim de ortalık sakinleşti. Bugün de gemide dinlenme fırsatımız olacağı için Prag sonrası yeniden enerji depolamış olarak gezimizin, daha doğrusu maratonumuzun son etabının kalan kısımlarını rahatlıkla tamamlayacağımızı ümit ediyorum.
Prag'da konaklayacağımız için oradan da rahatlıkla yazma fırsatım mutlaka olacaktır. Bu durumda Kiel - Prag arası maceralarımızı ve Prag off day anılarını daha sonra paylaşmak dileği ile herkese iyi geceler, renkli rüyalar.

Oslo'dan merhaba



26.06.2010 / Öğlen postasında yazdıklarıma akşam postası eklerini yapalım. Rena'da Ali Kardeşin lokantasında yenilen yemekten sonra tekrardan yola koyulduk. Tek farkla, bu sefer hava mükemmel. Dağ yollarında birbirinden güzel manzaralar ve nefis tabiat kokuları içinde keyifle Oslo yönüne ilerledik. Belki inanması zor ama sabah Trondheim'den yola çıkan bisikletçilerin büyük bir çoğunluğu neredeyse 500 km olan mesafeyi tamamlamış, hızla Oslo'ya doğru ilerliyorlardı. Bir müddet önümüzde yoğun bir trafik oluştu, Allah'tan daha sonra farklı bir yola saptılar da bizim yolumuz açıldı, onları takip etmeye kalsaydık her halde gece buraya varabilirdik.
GPS kullanmaya pek alışık olmadığım için sevgili Garmin'in bu gezide ne kadar çok işe yaradığını bizzat test etme fırsatını yakaladım. Maşallah nereyi sorsanız biliyor, cin gibi. Oslo'ya yaklaşırken daha önceden rezervasyon yaptırdığımız Park İnn Hotell'in adresini girdim, bizi doğruca otelimizin kapısına kadar getirdi. Oslo oldukça büyük ve karışık trafiği olan bir şehir, normal şartlarda elde adres aramaya kalksanız ulaşmanız çok zor olurdu. Neyse teknolojinin nimetlerinden yararlanıyoruz. Cihazımı yolculuğa hazırlayan, haritalarını güncelleyen, bana pratik kullanma bilgileri veren Sevgili Cengiz ERGÜDER abime buradan açık teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.
Buraların düzeninden, disiplininden, güzelliklerinde fazlasıyla söz ettim. Biraz da farklı bir konuya değinmek istiyorum. Daha önce de aklıma gelmişti ama fırsat bulup da yazamadım. Helsinki'ye geçmek üzere Rostock'a vardığımız gece bizimle beraber bekleyen az sayıda motorcu vardı. Bunlardan iki tanesi Finli arkadaşlardı ki bunlardan biri sağ olsun bize Oulu'ya kadar arkadaşlık etmişti. İki de Alman vardı, bunlardan biri henüz 30 yaşında bir kız, BMW F 650 GS ile, Rostock'a 800 km uzaklıkta olan Heidelberg'den geliyordu. Kısa sohbetimizde aslen Finli olduğunu, Almanya'da doğup büyüdüğünü, sadece bir yıldır motora bindiğin, bu bir yıl içinde 30 bin km yol yaptığını anlattı. Şimdi de atlamış motoruna, bir başına tek solukta buraya varmış ve Finlandiya'da yaşayan akrabalarını ziyarete gidiyormuş. İnsan bunları duyunca imreniyor ve neden bizde bunları yapan olmuyor diye ister isteme zdüşünüyor. Dahası o kadar güvenle seyahat ediyor ki, aklında en ufak bir endişe yok. Hatırlar mısınız bizim oralarda bisikleti ile seyahat eden İtalyan bir kızı hunharca öldürmüşlerdi. Dilerim bir gün bizim ülkemizde de kadın veya erkek ayırımı olmaksızın herkes güvenle seyahat eder, canının çektiği yere gider. Sevgili büyüğümüz Engin SEROZAN çok zorlu bir Doğu Anadolu turuna çıkıyor, MGYG gurubunda dolaşan yazıları göreseniz dudaklarınız uçuklar, Allah yolunu açık etsin.
Bir diğer entresan konu ise gemiye binecek olan diğer Alman vatandaşı. Bu Alman vatandaşın kişisel özelliklerinden evvel motorundan bahsedeyim. Kullandığı motor yanlış aklımda kalmadıysa 1994 model BMW 1100 GS. Motor 475 bin km'de. Evet yanlış duymadınız 475 BİN KM ve motor sanki dün satın alınmış gibi tertemiz ve bakımlı. Her tarafından sağlık fışkırıyor. Gelelim motorun kullanıcısına, yaklaşık 1.85 boylarında, bizlere taş çıkartacak kadar sağlıklı bir amca. Evet bunu da yanlış duymadınız bir AMCA ve tam 76 yaşında. O'da Frankfurt'tan geliyor, istikameti önce Nordkapp, oradan en kuzey yönünden Rusya'ya geçiyor, St. Petersburg, Moskova ve oradanda Estonya, Letonya, Polonya rotasını takip ederek Almanya'ya geri dönecekmiş. Şaka gibi değil mi? Ben bir başına kaç km yol yapacağını, hangi zorlu yol ve iklim koşullarını aşacağını inanın hesaplayamadım. Sohbet sırasında "Eşim motorla çok uzun yola gelmeyi sevmiyor, O'nunla daha kısa yollara gidiyorum, geçen sene Portekiz'e gitmiştik" dedi. Ben de gayrı ihtiyari "Eşiniz kaç yaşında" dedim, aldığım cevap şok olmama yetti; 73 dedi. Niye mi bunu anlattım, bir düşünün bizim 76 yaşında abilerimiz, 73 yaşında ablalarımız ne yapıyor. Çak az bir kısmı hariç, özür dileyerek söylüyorum hayatlarını tamamlamayı bekliyor. Burada insanlar bu yaşlarında da hayallerini gerçekleştirmek için her şeyi yapıyorlar. Şu Norveç yollarında araba kullanan insanların yaşlarını bir görseniz aklınız şaşar, vallahi bin yaşında varlar ve hala her işlerini kendileri görüyorlar. Biz ise 45 yaşında erkenden emekli olup, eh işte 20 yıl daha yaşasak neyimize yetmez teslimiyetciliği ile yaşlılığı bizzat davet ediyoruz. Burada insanlar 65 yaşına kadar fiilen çalışıyor ve ihtiyar olmaya vakit bulamıyorlar. Dün sabah buradan birisiyle sohbet ederken öğrendim, Norveç'in emeklilik fonlarında 400 Milyar EURO para yatıyormuş. Çok normal, adamların sistemi tüketmeye değil, üretmeye göre planlanmış. Bizde bir kişi çalışır, on kişi tüketir, ondan sonra da dertlenir dururuz. Yeri gelmişken bir kez daha Engin SEROZAN abime "Helal Olsun" diyorum, Allah sendeki yüreği, azmi bize de nasip etsin.
Yarın saat 14.00 de Color Line Ferry ile Oslo - Kiel yapacağız, yolculuğumuz 20 saat sürecek, bir nebze olsun dinlenme fırsatımız olacak. Ondan sonra seyahatimizin son etabı başlayacak. Almanya'ya vardıktan sonra ilk durağımız Prag olacak. Prag'da da bir gece kalmayı düşünüyoruz, bakalım neler olacak.
Evet bu akşamlık da bu kadar. Yarım gemide sağlam internet bulursam yazmaya devam ederim. Tüm okuyanlara sevgiler, selamlar.

26 Haziran 2010 Cumartesi

Sürpriz Var





26.06.2010 / Yağmur bugün de peşimizi bırakmadı. Sabah uzun bir süre bekledik, belki hava açar diye ama ne gezer. Baktık olacak gibi değil vurduk kendimizi Oslo yollarına. Ama gitmek ne mümkün? Bizim Avrasya Maratonu'na benzer bir bisiklet organizasyonu varmış ve tam 8.600 kişi katılıyormuş. Hepsi yollarda, ilerlemek mümkün değil. Allah Garmin'den razı olsun bize alternatif yolları gösterdi Elverum diye bir rota üzerinde başladık ilerlemeye. Yağmur hiç hızını kesmeden yağıyor. Bir ara güneş yüzünü gösterdi ve yemek yiyecek yer bakınmaya başladık. Yine imdadımıza Garmin yetişti, sorduk nereye gidelim diye, bulunduğumuz yere 40 km mesafede Milano Pizza diye bir yer gösterdi ve doğruca oraya yönlendik. Daha kapıya gelir gelmez Salamun Aleyküm diye karşılandık. Sahibi Konya'lı Ali adında bir kardeş. Sanki evde gibiyiz. Bize nefis bir çorba hazırladı, enfes bir pizza ve tabii ki demleme çay. Değme keyfimize. Bu işe çok sevindik. Bu arada hava açıldı ve şimdi sıcak bastırdı. Burada en fazla bir ay yaz olurmuş, güneşi gören insanların hepsi kendilerini sokaklara bırakmış vaziyette. Buradan sonra hedefimiz Elverum ve tekrar E6 istikametine bağlanacağız ve durağımız OSLO olacak. Yolu düşecek olanlara Milano Pizza tavsiye edilir, mevkisi RENA.
Akşam otelden yazmaya devam ederim. Daha anlatacağım iki tane ilginç anı var. Ali kardeşimizin Dr. Emin ve Aslı ile resmini de kullanmasam olmaz herhalde?

Trondheim, Rotamızda İlerliyoruz





25.06.2010 / Şükürler olsun ki seyahatimizin 10. gününü de sorunsuz, selametle tamamladık. Daha yolculuğumuz başlamadan evvel sıkı bir tempo tutturmamız gerektiğini, hergün ortalama 500 km yol yapmak zorunda olduğumuzu, bu seyahatin aslında bir maraton olduğunu çeşitli vesilelerle söylemiştim. Aynen dediğim gibi sürüyor. Bu kadar tempolu bir seyahat için endişelerim vardı. En başta Selcan dayanabilecek miydi? Bundan daha önemlisi Dr. Emin ile daha önce seyahat etmiştim ama bu kadar uzun bir gezi yapmamıştım, O ve eşi Aslı bana ayak uydurabilecek miydi? Her akşam bir yere vardığımızda, her sabah yeni bir güne başladığımızda aklımı bu sorular kemirip duruyordu. Ne yalan söyleyeyim ben kafama koymuştum bir kere, yolda arıza yapan olursa merkez bir yerden biner uçağa döner İstanbul'a diye düşünüyordum. Şimdi tahtaya vurup, dilimi ısırıyorum ve diyorum ki; Allah nazardan esirgesin gayet iyi geliyoruz. Bugün zor bir gün daha yaşadık. Dün akşam Mo İ Rana'da çok güzel bir hava vardı. Bir ara otelden dışarıya üzerimize bir şey almadan çıkabildik. Bu sabah keza öyle süper bir hava vardı, ısı 17 dereceyi gösteriyor, güneş iyice ısıtıyordu. Hızlı bir kahvaltı ettikten sonra çantalarımızı yükledik ve zaman kaybetmeden Trondheim yoluna koyulduk. Acelemiz yoktu ama GARMİN 494 km yolumuzun olduğunu söylüyordu. Bir saat kadar bu nefis havada yol aldık. Önümüzde kara bulutlar oluşmaya başladığında moralimizi bozmamaya gayret ettik. Yağmur bira atıştırdı, yağmurluklarımızı bile giymeden devam ettik, ŞİMDİ GEÇER dedik. Geçti de, ama ne kadar? Bir yarım saat kadar, sonrasında bir boşaldı, pir boşaldı. Sanırsınız ki dört mevsimin yağmuru tek sefere sıkıştı. Neyse durduk, yağmurlukları giydik ve yola devam ettik. Ancak yağmurla beraber yüksek kesimlerde sis de oluşunca görüş mesafesi 3 - 5 metreye kadar düştü. Tabii süratimiz de iyice azaldı. Yavaşladıkça yolculuk uzuyor ve sıkılmaya başlıyorsunuz ama rotadan sapmak yok, yola devam. Neyse kazasız belasız Trondheim'e ulaştık. Burası belki de Oslo'dan sonra en büyük şehir. İnanmayacaksınız ama çevre yolu bile var. Şehrin içinde hiç abartmıyorum her 50 metrede bir trafik ışığı var, bir yakalandınız mı yandınız. Neyse, kalmak için bir otel seçtik ve hedefe vardık. O da ne? Ne bu otelde, ne de şehirde başka bir otelde yer yok. Yarın bu yörenin en önemli bisiklet turu varmış, Avrupa'nın her yerinden bisikletçiler akın etmiş yer bulunmuyor. Neyse bir receptiondan yardım alarak merkeze 10 km mesafede orta halli bir otel bulduk ve şimdi Quality Panaroma Hotell'deyiz. Programa göre yarın sabah erkenden hareket edip, yine 500 km yol alıp, 12.00 gibi Oslo'ya varıp, 20 saatlik Oslo - Kiel gemi yolculuğunu yakalamak vardı. Benim için hala bu istek geçerli ama genele uyarak sabah rahat kalkacağız ve gemiye binmeyi 27 Haziran Pazar gününe erteleyeceğiz. Ben de bunu fırsat bilerek belki motorumun periyodik bakımını yaptıracak bir yer bulurum diye düşünüyorum.
Yolda gelirken ne düşündüm biliyor musunuz? Bir ülke bu kadar mı yeşil, bu kadar mı intizamlı olabilir. Allah sizi inandırsın tüm şehirler arası yollar sanki peyzaj mimarlarının ellerinden çıkmış, hatta ödüllü bir yarışma sonrasında bu hale gelmiş. Sanırsınız ki ilahi bir el veya sihirli bir dokunuş yol boyu çimleri biçiyor, ağaçları buduyor, çiçekleri şekillendiriyor. Bir de sular, her biri ayrı güzellikte. Neredeyse senenin dokuz ayını kar - buz altında geçiren bir memleket, nasıl oluyorda bu kadar kısa zamanda bu kadar yeşile bürünebiliyor? Yol boyu soluduğunuz havanın etkisinde kalıyor, burnunuza gelen bin bir koku ile mest oluıyorsunuz. İnanın KOMŞUNUN TAVUĞU, KOMŞUYA KAZ GÖRÜNÜR misali bir durum değil anlattıklarım, inanılası bir şey değil. Bundan yıllar evvel televizyonlarda çizgi filmler vardı, HEİDİ, UÇAN KAZ MORTON, aynen bu dizilerin masalımsı diyarları gibi bir görüntü hakim. Vaktinizi sadece fotoğraf çekmeye vakfetseniz sanırım bu bölgelerden üç - beş aydan evvel işinizi bitiremezsiniz. Ben elden geldiğince resim almaya çalışıyorum, inşallah dönünce keyifle paylaşırız.
Saat oldukça geç oldu, yağmur şiddetini azaltmadan yağmaya devam ediyor ve AccuWeather didiş yönümüze doğru yağışın devam edeceğini söylüyor. Bu nedenle benim de uyumam gerekiyor, benden başka herkes çoktan uyudu. Gel de İlkay'ı arama, şimdi o burada olsa ben de uyuyor oludum, bu yazı, çizi işlerini o keyifle üstlenirdi. Hatta benim gibi beceriksiz olmaz buraya bir sürü de resim eklerdi :)... Yarın devam etmek dileği ile herkese iyi geceler.

25 Haziran 2010 Cuma

Bazı resimler







Bitiridğimiz yollardan ve Nordkapp'tan bazı resimler.. Hala gülümseyebiliyoruz.

24 Haziran 2010 Perşembe

Mo İ Rana



24.06.2010 / Evet, zor bir etabı daha aşarak biraz daha güneye gelebildik. Planladığımız gibi her gün ortalama 500 km civarında yol alıyoruz ve şu anda Mo İ Rana'ya vardık. Burası da diğer bir çok Norveç şehri gibi bir sahil yeri ve yerleşik halkın % 80 kadarı balıkçı. Şansımıza hava çok güzel, bugün hiç yağmura yakalanmadık ama yarın o kadar şanslı olur muyuz bilmiyorum, az evvel akşam haberleri Trondheim ve Oslo'nun yağmurlu olacağı haberini veriyordu. Alıştık artık, yağmurlukları çekip yola devam edeceğiz.
Burada dikkatimizi çeken konulardan biri karavan turizmi, her tarafta karavanlar, karavan parkları var. Her ülkeden gelen binlerce turist burada gece güneşini fotoğraflamak için soğukta, dağda, bayırda saatlerce bekliyorlar. Eğer şansları varsa ve hava bulutlu eğilse bu ilginç anı resimliyorlar. Nordkapp'tan güneye dğru yaklaşık 1.200 km geldik ama hala gece olmuyor, olmayacak da. Nightless Night diye adlandırılan bu durum devam edip gidiyor. Şimdi en çok kış akşamlarını merak ediyorum, daha doğrusu kış günlerini. Hava hiç aydınlanmıyor, çocuklar okula, insanlar işe kör karanlıkta gidiyor, kör karanlıkta dönüyorlar. Güneşsiz yaşamaktan bembeya bir surata sahip olmuşlar, adeta vucutlarından kan çekilmiş.
Norveç'in nufusu 4.6 Milyon kişi, işsizlik yok denecek kadar az, ama ilginçtir çalışan insan da görmedim, çalışılacak ciddi bir yer de. İnsanların işi var da nasıl ve nerede çalışıyorlar anlayabilmiş değilim. Sanırım balıkçılık, hayvancılık ve tarım önemli iş alanlarını oluşturuyor. Bir de buranın geyikleri çok meşhur. Her yerde görebiliyorsunuz, çok güzeller, zaman zaman caddelere kadar iniyorlar. Hız tahditlerinin önemli nedenlerinden biri de zaten bu. Havalar ısındığında bir diğer sorun ise sivri sinekler. Her yer su olduğu için sinek de çok oluyor. Doğal hayatın korunması ilkesine de sıkı sıkıya sahip çıktıkları için genel ilaçlama yapılmıyor, yasak. Sineklerin boyutlarını görmeniz gerekir, bizim sineklere şükür edersiniz. Marketlerde sinekten korunmak için bin türlü koku, sıvı vs malzemeler gırla satılıyor.
Bu ülkenin ilginç özelliklerinden birisi de su kaynakları. O kadar çok su var ki ve deniz o kadar içerilere girmiş ki, hangisi deniz, hangisi göl, hangisi akar su anlamak olanaksız. Gözünüzün görebildiği her yerde büyük büyük su havzaları var. Yollar da buna göre inşa edilmiş. Ya Suyun etrafından dönemeçli yollarla gidiliyor, ya da tüneller, köprüler geçiyorsunuz. Bugün ilk defa önümüzde yol tükendi ve E06 üzerinde feribota bindik ve Borges'e geçtik. Yarım saat sürüyor ve denizin ortası inanılmaz soğuk. Allah buranın balıkçılarına güç, kuvvet versin.
Bu akşamlık da bu kadar, yarın devam ederim.

Narvik'ten ayrılıyoruz





24.06.2010 / Balackberry beni yanılttı ve bugün bir saat erken uyandık. Hal böyle olunca da yazma fırsatı buldum. O kadar yorulmuşuz ki akşam yemek yemeye bile gücümüz kalmadı ve doğrudan uyuduk. Bu sabah hava çok açık, bulutlar var ama güneş de yüzünü arada bir gösteriyor. Sabah kahvaltıda Selcan'la fark ettiğimiz bir şeyi konuştuk, binlerce km yol yaptık ve şu ana kadar ne bir polis, ne bir asker ne de başkaca bir güvenlik görevlisi ile karşılaşmadık. İnsan ACABA BURADA POLİS YOK MU diye düşünüyor. Buna rağmen insanlar kurallara harfiyen uyuyor. Buraya gelinceye kadar en ufak bir kaza görmedik, yani kurallara uyarsan kaza olmuyor, bu kadar basit bir kurgu. Dilerim bir gün bizim memleketimizde de bu durum hasıl olur.
Buralar çok fazla turist alıyor, tüm oteller dolu ve bizim oralarda olduğu gibi üç paraya kalamıyorsunuz. Bizim otellerin en kötüsü bile burada BEŞ YILDIZLI olur ama talep fiyatların düşmesine mani oluyor. Burada dikkati çeken bir başka şey ise herkesin İngilizce konuşabiliyor olması, yani eğitim seviyesinin yüksek olduğu hemen görünüyor.
Dün de yazdığım gibi bugün istikamet Mo İ Rana, inşallah bu aydınlık havada keyifli bir sürüşile bu rotamıza da vasıl oluruz.

23 Haziran 2010 Çarşamba

Narvik'e vardık








23.06.2010/ Dün ladığımız yerden yola devam ediyoruz. Hatırlatmak için yazıyorum, dün gece Alta'da kalmıştık. Bu gün istikametimiz fiyordların kenarından NARVİK. Narvik bu hatta yer alan diğer şehir ve kasabalar gibi kalsik bir balıkçı diyarı. Allah buradaki insanların balıkçı olması için her şeyi planlamış. Deniz neredeyse her evin kapısında. Planlanan rotada bugün için geçmemiz gereken etabın toplam uzunluğu 510 km. Şükürler olsun ki zor koşullara rağmen kazasız, belasız buraya da vardık. Zor kuşullardan ifade etmeye çalıştığım hava koşulları. Hissedilen ısı -3 civarında, buna bir de yer yer yağış eklenince işler oldukça zor oluyor. Bu bölgelerde de hız sınırlamaları var ama kamera ve doğrudan kontrol olmadığı için bu limitleri aşmak mümkün oluyor. Yol daha öncekiler gibi mükemmel. Ne kadar viraj aştığımızı, ne kadar yükseğe çıktığımızı artık hatırlamıyorum. Aşağılara indiğimizde denizin getirdiği iyot kokusu ve muhteşem görüntüler, yukarı çıktığımızda da müthiş oksijen ve eşsiz görüntüler dertleri unutmamıza yardımcı oluyor. Yalnız kar hala her yerde var ve oksijen bir süre sonra insanı sorhoş ediyor, uykunuz geliyor. Biz yolu üç seferde tamamladık. Her 170 km de bir durmak sureti ile hem dinlendik, hem de çay kahve içerek kendimize gelmeye çalıştık. Selcan ve Aslı'yı gerçekten kutlamak gerekir, bu kadar ağır koşullara iyi dayanıyorlar, tek kelime ile maaşallah demek lazım. Erkeklerin bile tükendiği bir yolda hala aynı dinamizmi muhafaza ediyorlar. Şu anda Narvik'te Quality Hotell diye bir yerde konaklıyoruz, yarın istikametimiz Mo İ Rana. Bu şehir de yine fiyord kıyısında bir yer. Artık güneye doğru yaklaşıyoruz umarım hava bir nebze oldun ısınır. İnternet hava durumu ısının bugüne göre yüksek olduğunu söylüyor ama hissedilen için -1 yazıyor, bakalım, göreceğiz.
Bu akşamlık da bu kadar. Resim eklemeyi bir türlü beceremedim, bir kez daha deneyeceğim, inşallah başarılı olurum. Yalnız şu kadarını söylemek isterim ki; döndüğümde seyredeceğiniz resimlere bayılacaksınız. Her köşe başlı başına bir manzara, ne yöne dönseniz farklı bir güzellik görüyorsunuz. İçinizden CENNET BURALARDA BİR YERLERDE HERHALDE diyorsunuz. Havanın hiç kararmaması kabusu burada da devam ediyor, hala buranın insanlarının bu tuhaf koşula nasıl uyum sağladığını anlayabilmiş değilim. İşin ilginci hava aydınlık olunca uykunuz da gelmiyor.

Alta'dan herkese selam olsun













23.06.2010/ Uzunca bir aradır yazmaya fırsat bulamadım. ya vardığım yerde internet sorunu vardı, ya da benim yazmaya mecalim olmadı. Öyle, böyle değil, çok sıkı gidiyoruz. Planladığımızın biraz dışına taştık. Her şeyden evvel İlkay ile hazırladığımız rota baştan sona değişmek zorunda kaldı. Biz harita ve Google Maps üzerinden en yakışıklı ve kestirme yerleri işaretleyerek bir rota oluşturmuştuk. Ancak yola çıkınca bütün hesaplar alt, üst oldu. Helsinki Oulu, Kemi rotasında bir sorun yoktu ama sonrasında yönü mecburen Rovaniemi, Sodankly, İvalo, İnari (burası Finlandiyadaki son durağımız oldu, Karasjok, Laskelv, Honningsvag ve hedefimiz NORDKAPP yapmak dumuna geldik. Bu değişimin en temel nedeni hız sınırlamaları. Eğer planladığımız rıtada ilerleseydik en üst sınırda yapabileceğimiz sürat maximum 60 km olacaktı. Biz rotayı değiştirerek hızı 100 km limitine aldık. Bu rota aslında en bilinen rotaymış gelince anladık. Bu yolun adı E75, ta tepeye kadar bu yol gidiyor. Sadece Norveç yarafına, yani Karasjok yönüne geçince yine bir kıstlamalı yola yani 92 sayılı kara yoluna geçiliyor ve tabii sürat da bitiyor. Bu kısıtlamalara rağmen dün tam 751 km gelebildik. Hava soğuktu ama yağış yoktu ve güneş hep kendini gösteriyordu. Bu arada yeri gelmişken söylemek isterim; Bu geziyi şimdiye kadar yapan bazı arkadaşlarımız öyle büyük zorluklar anlatmışlardı ki; okuyan bu yola çıkmasın der gibiydiler. Asla böyle bir durum yok, kondüsyonunuz varsa, yol yapmayı seviyorsanız ve soğuk beni etkilemez diyorsanız hiç sorun yok. Her yer pırıl, pırıl, istemediğiniz kadar benzin istasyonu var, her kes ingilizce konuşuyor ve tabii ki yollar inanılmaz güzel. Şu ana kadar yaklaşık 4 Bin km yol geldik inanın henüz bir çukur görmedim. Asfalta asfalt demeye bin şahit lazım Hereke Halı adeta, insanın sürdükçe süresi geliyor.
Bu günün en ilginç yanı tabii ki NORDKAPP'a varışımız. Bir gece evvel Laskelv denilen yerde kaldık, buradan sonra kalan yolumuz sadece 198 km idi. O kadar yolu geldikten sonra 198 km ne ki di mi? İşte işin burası hiç de öyle değil. Sanırım biraz da bizim şansımıza hava öyle bir bozuldu ki, akıl almaz bir rüzgar, durmadan yağan yağmur ve dayınılması zor bir soğuk bizi karşıladı. O koskoca Gold Wing rüzgarda insanın altından gidecek gibi oluyor. Bir de unutulmaması gereken şey şu; O zorlu 198 km sonrasında 110 km geri geliyorsunuz ve gideceğiniz yöne göre en az bir 120 km daha yol alınması gerekiyor. Yani biz bugün 198 + 110 + 120 = 428 km yol yapmış olduk, üstelik bahsettiğim hava koşullarında. Şunu söylemek isterim ki, hava böyle olmasa gidilen yolun keyfini anlatamam, virajlar, inişler, çıkışlar ve her döndüğünüz yön bir başka manzara, adeta resim gibi her yer. Neyse biz sağlimen hedefimize nail olduk. Her Türk vatandaşı gibi bayraklarımızı takıp resimlerimizi çektik. Bir şeyler atıştırdıktan sonra Alta'ya döndük,şimdi oteldeyiz.
Alta Norveç sınırları içinde şirin bir yerleşim merkezi, etrafı gezip görmeye mecalimiz yok, olsa bile dışarıdaki havada dolaşana sanırım deli derler. Hava burada da kararmıyor, şu anda geçenin biri oldu neredeyse ve dışarısı ışıl, ışuıl aydınlık. Buradaki insanlara insanın akılı ermiyor. Bundan sonraki yollarımızın hepsi Norveç içinde olacak. yarın ilk etap Narvik, sonra Mo İ Rana, Trondheim ve Oslo. Ondan sonraki rotamızda en azından şimdilik bir değişiklik yok. Gemi ile Oslo - Kiel yapacağız, sonrasına Allak Kerim diyelim.
Aslında yazacak çok şey var ama bunları daha sonra bir türlü derleyip, toplayıp ilgi duyan herkese iletmenin yolunu bulacağım, bakarsınız bir kitap yazarım, ne dersiniz.
Bu gecelik bu kadar, yarın yeniden görüşmek dileği ile sevgiler...

Midnight Sun

Midnight Sun