4 Temmuz 2010 Pazar

Dönüşümüz Muhteşem Oldu / THE SON






04.07.2010 / Nerede kalmıştık? Tamam, hatırladım, Sırp’ların azizliğinden sonra Romanya’ya geçmek zorunda kalmış ve zorunlu olarak SİBİU’da kalmıştık. Cengiz Abi’den aldığım istihbarata göre Sibiu Romanya’nın dağ bölgelerinde yer alan, pek de tekin olmayan bir şehirdi. Maalesef Cengiz Abi bu sefer yanıldı, zira Sibiu caddeleri ile, tarihi yapıları ile, modern binaları ile ve yolumuzun hemen üzerine çıkan international otelleri ile hepimizi şaşırttı. Diyebilirim ki bu şehir Bükreş’ten daha modern ve emniyetli. İnanın Romanya bütününde bir değerleme yapacak olsanız en düzgün yer burasıdır diyebilirim. Bu arada dağlık ve yüksek bir bölge olduğu için nefis de bir havası var. Romanya en azından şimdilik pek tavsiye edebileceğim bir yer olmamakla birlikte Sibiu görülesi bir yer demem yanlış olmayacaktır. Neyse ben Sibiu ile vakit geçirmek yerine artık ülkemize, evimize dönmeye karar verdiğimiz 02 Temmuz Cuma sabahına gideyim ve oradan başlayayım. Başlıktan da anlayacağınız üzere bu geziye yakışan muhteşem bir final oldu. Gezi boyunca iklimsel, yol koşulları, ülkesel kısıtlamalar ve daha bir sürü konuda her türlü güzelliği, ilginçliği yaşadık ve bir bunların önemli bir kısmını zaten sizlerle paylaştım. Ama bu son gün YOK, YAŞANACAK DAHA ÇOK ŞEY VARMIŞ dedirtti bize.
Sibiu’da yenen bir kahvaltı sonrasında erkenden yola koyulduk. Hedef hangi akla hizmetse tek seferde İstanbul yapmak. Aslında km olarak o kadar dert etmediğimiz bir yol vardı önümüzde, Sibiu> Bükreş> Giorgiu, bunlar Romanya içinde alacağımız yollar, toplamı yaklaşık 285 km kadar. Bir rivayete göre Sibiu’dan çıkınca otoyol var önümüzde, O ZAMAN HIZLI YOL ALIRIZ diyoruz aklımızca. Ondan sonra Bulgar sınırı başlıyor, ilk durak Ruse. Ruse’den sonra> Gabrovo> Kazanlak> Stara Zagora> Hasbovo> Svilengrag. Bunlar da Bulgaristan’daki hedeflerimiz. Bu yolların toplamı ise topu, topu 320 km. Svilengrad’dan hemen sonra Kapıkule’den Türkiye’ye giriş yapıyorsunuz, girişten itibaren İstanbul ise 275 km, yine aklımızca diyoruz ki ÇOK YORULMUŞ OLURSAK EDİRNE’DE KALIRIZ, hesap bu. Ama ne gezer, Sbiu’dan sonra o otobana varmak mümkün olamadı. Hatta bir ara Emin, Aslı, Selcan benimle dalga geçtiler, Emin her BİR ŞEY YİYELİM, SU İÇELİM, BENZİN ALALIM gibi sözler söylediğinde ben de cevaben OTOBANA VARINCA ORADA YERİZ demişim. Bütün yol boyunca OTOYOLU BEKLESEYDİK ŞİMDİ AÇLIKTAN CANIMIZ ÇIKMIŞ OLURDU diye takılıp durdular, ama ben o kadar inanmıştım ki bir otobanla karşılaşacağıma. Nereden bilebilirdim ki; Bu adamlar AB kriterlerine uymuş ki birliğe almışlar, bir otobanlarının olmasından daha doğal ne olabilir ki? Maalesef, sadece Bükreş’e 60 km kala bir otoyol var, hepsi bu kadar, başka da yok. Ola da bir gün giderseniz aklınızda olsun. Her neyse biz aklına koyduğunu o ana kadar gerçekleştirmiş olmanın da verdiği cesaretle tek şeritli köy yollarında, tırların arkasında, her türlü zorluğu aşarak, tabir yerindeyse sürüne, sürüne Bulgar’a vardık. Sırp faciasından sonra burada da biraz heyecan yaptık ama komşu hiç dert çıkartmadan girişlerimizi onayladı, yeniden yolculuğumuz, bu kez Bulgaristan yollarında başladı. Buraya varmadan evvel o kadar kötü referanslarla bezenerek bu ülkeye geldik ki, yolda ne yazıyorsa ona uyuyoruz, sıfır hata yolculuk yapıyoruz. Gülmeyin ama şehirlerarası yollarda hız sınırı genellikle 60 km ile sınırlı, nadiren 80 km oluyor. Peki, önümüzdeki 320 km yol nasıl bitecek? Yalnız şunu açık yüreklilikle ifade etmek isterim ki; Bulgaristan Romanya’dan 50 yıl falan ileride. Tamam, burada da otoyol yok ama yollar tertemiz, etrafta sefalet görmüyorsunuz. Yol çizgileri, rampaların çıkış yönüne doğru çift şerit olması, yoldaki istasyonlar, ışıklandırmalar, çevre düzenlemeleri, köy, kasaba gibi yerlerin giriş, çıkışları son derece medeni. Yani burası için söylenen kötü bilgiler önce kapıdaki polisin kibarlığıyla, daha sonra bizzat gördüklerimizle bizi şaşırttı. Efendi, efendi yola devam ediyoruz, arada bir istikamet kontrolü yapıyoruz, Garmin için bir rota verdik ama bu her seferinde bizi yanılttı, bu nedenle GPS kullanmadan gidiyoruz. Tek sorunumuz var yol tabelalarının büyük çoğunluğu kendi dillerinde yazılı, buna bağlı olarak şaşırma ihtimalimiz olabiliyor ama idare ediyoruz, ta ki o korkunç kara bulutlara girinceye kadar. Saat 19.00 sularında dağların tepesinde, tabir yerinde olursa kömür karası bulutlar belirdi. Belli ki yağmura yakalanacağız, hemen yağmurlukları giydik, giymemizle yağmurun boşalması bir oldu. Ama nasıl bir boşalmak, hava bir anda geceye döndü ve bir metre önümüzü göremediğimiz bir yolda ilerlemeye gayret ediyoruz. Böyle bir yağmurda yolda derin su birikintileri oluşuyor ve şiddetli yan akıntılar geliyor, Yaradan’a sığındık gidiyoruz, yağmur duracak gibi değil. Gerçekten çok ciddi zorluklarla Gabrovo’ya vardık. Önümüzde bizi şaşırtan, yine pırıl, pırıl bir kent var. O yağmur sonrasında bile caddeleri temiz, hiçbir yeri su basmamış, etraf parklarla dolu. Yağmur da şiddetini azaltınca şehrin içinde şık bir benzincide durduk. Bir şey dikkatimizi çekti, etrafta her modelden Honda araçlar var. Derken yanımıza bir grup geldi HONDA KUTLAMALARI İÇİN Mİ GELDİĞİMİZİ SORDU. Sonradan öğrendik ki Cumartesi günü o şehirde Honda Şenliği varmış, yüzlerce Honda araba ve motor orada toplanacakmış. Bize de kalmamız için ısrar ettiler ama hangi akla hizmetse kabul etmedik. Şimdi KEŞKE KALSAYDIK diyorum. Oteller vardı, kapalı garaj vardı, yemek vardı, medeniyet vardı, vardı oğlu vardı. Bir kere ön yargılıyız ya BULGARİSTAN SAKAT YER, kafa buna takılı, illaki gideceğiz. O benzincide bir süre dinlendik, istikamet taraması yaptık, doğru yolda olduğumuzdan emin olduk ve yeniden yola revan olduk. Gabrovo – Kazanlak arası çok yakın, sadece 46 km ama ne 46 km, tamamı viraj, gidenler bilirler aynen Dolomiti’ler gibi. Şansımıza burada da yol son derece kaliteli, işaretlemeler eksiksiz ve en önemlisi yağmur yok. Bu arada artık hava iyice kararıyor. Tam bu esnada yaklaşık 20 km gittikten sonra kocaman uyarılarla, hem de tekrarlayan işaretlerle DANGER ZONE yazıları çıktı önümüze. İçimden bir ses; TAMAM ŞİMDİ HAPI YUTTUK demeye başladım ama kimseye hissettirmiyorum, özellikle de Selcan’a. Öyle bir uyarı ki dikkate almamanız mümkün değil ve bu uyarının yol ile ilgili olduğunu anlamak gerçekten zor. Aslı içinden diyormuş ki; BİRAZ SONRA YOLUMUZ KESİLECEK, SEYAHATİMİZ BURAYA KADARMIŞ, ALLAH’IM SEN BİZİ KORU. Tabii ki bu endişelerimiz de son derece yersizmiş, uyarı yolun eğimleri ile alakalı imiş, sürekli viraj ve inişe geçildiği için bu tarz uyarılar koymuşlar, anlam açısından biraz abartı olmuş ama tamamen iyi niyetli bir uyarı anlayacağınız. Sonuçta çam ormanları arasında keyifli bir yolculuk sonrası Kazanlak’a vardık, şimdi istikamet daha büyük bir şehir olan Stara Zagora. Fakat tam dağdan indik yağmur yeniden bastırdı, neredeyse sel altında ilerliyoruz. Bir benzinlikte durduk, o sırada polis aracı geldi, bize uzaylıymışız gibi bakıyorlardı. Sadece onlar değil durduğumuz yerlerde herkes halimize acır bir nazar atıyordu. Bu saatten sonra kalalım desek de bir faydası yok, saat iyice ilerledi ve biz bir türlü Hasbovo çıkışına varamıyoruz. Tabela yönlendirmelerine uyuyoruz ama vardığımız istikamet Varna ve Sofya, ama bizim asla o yöne gitmemiz gerekiyor, bundan eminiz. İnanır mısınız aynı yerden belki beş kez dönmek zorunda kaldık. Sonradan öğrendik ki bizim istikamet az bir süre Sofya imiş, daha sonrasında Hasbovo’ya gidiliyor, bunu anlamak için en ufak bir işaret olmadığından, tabelalar da kendi lisanlarında olduğundan ha bre ıskalıyoruz yolu. Sonunda doğru yolu bulduk, fakat o kadar ıssız ki anlatmak mümkün değil, insanın bu yol ile bir yere varması mümkün değil gibi görünmüyor. İçimden bir ses yanlış yolda olduğumuzu söylerken tabelalar göründü, neyse doğru yoldayız. Bu hissiyatım Kapıkule’ye varıncaya kadar devam etti. Önce Hasbovo ve Svilengrad ve arkasından İstanbul tabelaları içimizi rahatlattı ama önümüzde müthiş bir trafik oluştu, kontak kapatarak durduk. Bir süre sonra polis arabaları geldi, sirenler çalarak, bazı araçları yollardan çıkartarak yolu açmaya çalıştı ve tam o sırada sihirli bir şey oldu, tam arkamıza gelen çok ışıklı bir polis aracı yanımızda durdu ve bize ters istikameti göstererek, kendisi de arkamıza geçerek sınır kapısına kadar eskortluk yaptı, inanılacak şey değil. Kuyruk ne kadarmış biliyor musunuz? Tam 13 km, eğer o polis aracı olmasaydı sabaha kadar beklesek dahi kapıya varamazdık. Bulgaristan’a girişimiz kadar çıkışımız da kolay oldu, iki kapıdan ilkinden doğrudan geçtik, ikincisinde beş dakikada işlerimiz tamamlandı ve bizim kapı göründü, ama aynı yoğunluk burada da mevcut. Çaresiz sıra bekleyeceğiz, artık dur-kalk ne kadar sürerse. Bu sırada motorun geçebileceği bir boşluk gördüm ve daldım, gidiyoruz da gidiyoruz, şansa bak. En ön sıraya vardık, uygun sırayı aldık ve daha kapıdan ilk adımı atarken bizden bir polisin son derece kaba tutumu ile karşılaştık; NE VAR, PLAKAN NE, YÜRÜ gibisinden sözlerle hoş geldin mesajımızı aldık, ondan sonra pasaport kontrol, biz sırada beklerken Selcan’ın canı burnunda olduğundan aldı evrakları yürüyerek kapıya gitti. Hayatında ilk defa doğum yerinin Adapazarı olması işe yaradı, görevli de oralıymış, bizim işlemler beş dakikada tamamlandı, triptik işleminin ardından Vatan Topraklarına adımı attık. Bu arada Emin’in ruhsatı bir vesile ile bizden evvel Türkiye’ye dönüş yaptığından ruhsat yok, bu yetmezmiş gibi yorgunluktan olsa gerek plakası da yanlış yazılmasın mı? Bir müddet bu sorunu gidermeye çalıştık, sonunda sorunsuz halloldu. Saat gecenin 03.00’ünü gösterirken biz ülkemizdeydik. Daha fazla gitmenin alemi yoktu, doğrudan Edirne’ye daldık, önümüze çıkan ilk çorbacıda, bütün seyahat boyu özlemini duyduğumuz İşkembe Çorbası yudumlanırken artık yorgunluktan kımıldayacak halimiz kalmamıştı. Elli metre ötede duran Kervansaray Oteli’ne nasıl varacağımızı düşünüyordum. Nasıl uyuduğumuzu hatırlamıyorum, saat 10.30 gibi uyandık ve ondan sonrası sadece 265 km Edirne – İstanbul seyahati.
Ne mutlu bize ki; Böylesi uzun bir yolculuğu kazasız, belasız, sorunsuz, yorucu ama eğlendirici hikâyelerle neticelendirmiş olduk. Bir kez daha altını çizerek belirtmek isterim ki; Nordkapp herkesin rahatlıkla gidip – gelebileceği bir rota. İklim şartlarını çok dert etmeyecekseniz hiçbir zorluğu yok. Bizim kadar şansız olmazsanız çok büyük de keyif olabilir. Yaptığımızın zor olanı şuydu; Önümüzde bir takvim vardı ve biz buna uymak zorundaydık. Bu nedenle gezi maraton’a dönüştü. Yaptığımız yolun toplamı tam 9.000 km, yola çıkış tarihimiz 16 Haziran, varışımız 3 Temmuz, toplam gün sayısı 18, yol yapılan gün sayısı 15 (2 gün gemi, 1 gün Prag off day), bu durumda günlük ortalama 600 km gibi bir realite var ki işte zor olan bu. Uzun yol tecrübesi olanlar bilirler ki bu çoğu kimsenin kolaylıkla yapabileceği bir şey değildir. Buna bir de iklim koşullarının olumsuzluğunu eklerseniz zor olanın ne olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Bu zorluğu hiç ses çıkartmadan kabullenen ve gezi boyunca bir kez dahi şikâyette bulunmayan, gezimizin çiçekleri Aslı ve Selcan’ı yürekten kutlamak istiyorum. Bir kadın için hakikaten kolay değildi ama onlar bunu başardılar. Ben bu yolculuğa yol arkadaşı bulamadığım için yalnız başıma gitmeye kararlıydım, tamamen bir tesadüf sonucu Dr. Emin BİZ DE GELİRİZ dedi, dediğini de yaptı. Beni bu gezide yalnız bırakmadığı için, gösterdiği kararlılık için, seyahat boyu neşeli tavırları için, özellikle her başımız sıkıştığında AĞRI DAĞI ETEĞİNDE, UÇAN GÜVERCİN OLSAM diye başlayan türküyü söylediği için, yol boyu her konuya olumlu yaklaştığı için, böylesi bir yolculukta bana güvendiği için ve daha bir sürü pozitif yaklaşım için kendisine çok ama çok teşekkür ediyorum. Aynı şekilde Aslı ve Selcan için de kocaman bir alkış gerekiyor. Artık seyahat bittiği için rahatlıkla yazıyorum, ben onlardan birisi olsaydım bu geziyi Oslo’da sonlandırır, atlar uçağa dönerdim. Böyle bir şeyi söylerler diye hep bekledim ama beni mahcup ettiler, HELAL OLSUN SİZE, HELAL OLSUN SİZE. Ben onlara BRAVE WOMEN ismini takıyorum. Selcan yapılacaklar listesine ne yazmış biliyor musunuz? TEŞEKKÜR EDERİM AYTEK, BİR HAYALİ GERÇEKLEŞTİRDİK, ŞİMDİ YENİ ROTA NERESİ, TİBET OLABİLİR Mİ? Henüz tamamlanmamış, böylesi bir seyahat sırasında bunu kaç kadın yazabilir?
Ben bir hayalimi gerçekleştirmiş olmanın derin huzurunu yaşıyorum. Sizlere de aynı huzuru yaşatacak, aynı duyguları tattıracak vesileler olmasını temenni ediyorum. Dün eve gelir gelmez ilk işim saçımı, sakalımı kesmek oldu. Aynaya baktığımda, yorgunluğun da etkisi ile kendimi yaşlanmış gibi hissettim, berbere bile gitmeden kendi işimi kendim gördüm. Tartıldım, tam 2,5 kg zayıflamışım, eh buna sevinmek gerekir. Biliyor musunuz ben eskiden yemek için yaşardım, artık yaşamak için sınırlı besleniyorum. Bir köfte için, bir dürüm için kilometrelerce yol gitmekten hiç gocunmazdım, şimdi o kadar az yemekle idare etmeyi öğrendim ki, bir de içki ile pek bir alakam olmadığı için bu durum normal gibi. Şimdi yeni bir hayal kurmak gerekiyor, bu Afrika olabilir, Amerika olabilir, ya da Selcan’ın hayal ettiği gibi TİBET olabilir. Tibet kulağa çok hoş geliyor, ne dersiniz rota üzerinde çalışmaya başlasam mı acaba? Buraya giden bazı arkadaşlarımızın olduğunu biliyorum, mesela Nasuh Mahruki, Ahmet Utlu, Şükrü Barutçu şu an hatırladıklarım. Biraz üzerinde çalışalım ve hedefi belirleyelim.
Bu blog açık kalacak, bu rotaya gitmek isteyenler ileride de okumak, yararlanmak isteyebilirler. Ben yola çıkmadan evvel benzer yazıların her satırını okudum, kesinlikle de faydasını da gördüm. Umarım burada yazdıklarım da benden sonrakilere faydalı olur. Katacağınız yorumlarla bu siteyi sizler değerli kılacaksınız. Fırsat buldukça kontrol edeceğim ve sorularınız olursa da yanıtlayacağım. Bir başka gezide yeniden buluşmak dileği ile okuyan, okumayan herkese sevgiler, saygılar, mutlu, huzurlu ve en önemlisi de sağlıklı günler dilerim. Hoşçakalın…

2 Temmuz 2010 Cuma

Kabus gibi bir gün!!!



01.07.2010 / Evet başlıktan da anlayacağınız üzere KABUS GİBİ BİR GÜN YAŞADIK. Ama olsun, bugün yaşadıklarımız gezinin hafızalarımızdan asla silinmemesine ilave katkılar sağlayacak, bundan eminim. İlkay zaten ip ucu vermiş, kıs, kıs gülüyor, zira bir kısmını biliyor ama ben neresinden başlayacağım bilmiyorum. Bir güne bu kadar mı aksilik sığar. İnanın anlatacaklarımı okurken siz sinirleneceksiniz ama bizim keyfimiz hiç kaçmadı, galiba gezi bizim sinirlerimizi yumuşattı, ya da o kadar yorgunuz ki kızmaya, sinirlenmeye bile mecalimiz yok, kim bilir? Daha fazla merakta bırakmadan başlayayım anlatmaya. Sabah da yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere çok güzel bir havada, Tuna Nehri manzarasında kahvaltımızı ederken rota üzerinde bir değişiklik yapmayı planladık ve yönümüzü Belgrad, Niş, Sofya hattına çeviridik. Bunu yapmaktaki amacımız geziyi bir gün kısaltarak İstanbul'da biraz daha dinlenme fırsatı yaratmaktı. İşin daha doğrusu Oğlumu, evimi, ailemin diğer fertlerini, sizleri, kedilerimi, köpeklerimi ve daha ne varsa hepsini özledim. Selcan, Emin ve Aslı da aynı durumda. Onların bir de biri 4, diğeri 5 yaşında iki kuzucukları var, kim bilir ne kadar özlemişlerdir onları. Bu durumda tamamı otoban olan ve büyük kısmında hız sınırlaması olmayan bu rotada öğlenden sonra Sofya'ya varmış olacaktık. Yarın da sabah erkenden yola çıkıp evimize varacaktık. Plan çok akla yatkın ve sorunsuz görünüyordu. Sofya'da otel rezervasyonu için İlkay'dan yardım istedim, sağ olsun son sürat ve en güvenli şekli ile halletti. Süper, her şey yolunda gidiyordu. Budapeşte - Sırbıstan arasındaki yaklaşık 200 km'lik yolu 1 saat 15 dakika gibi bir zamanda bitirdik. Benzin eksiğimizi giderdik, son benzinlikte biraz dinlendik, bu esnada yanımıza bir işci aile geldi, onlarla biraz sohbet ettik, adamcağız dedi ki; Ben bu yolu 22 seneden beri giderim, Sofya'ya girmeyin, bu motorlar çok gösterişli, başınıza iş açılır. Siz en iyisi Niş'te kalın, güzel bir yerdir, yolunuzu da kısaltmış olursunuz. Anlattıkları aklımıza yattı ve hemen İlkay'ı aradım, durumu bildirdim, Sofya rezervasyonu iptal edildi, Niş'te rezervasyon yapıldı (ellerine sağlık İlkay'cığım), her şey süper gidiyor, o heyecanla sınıra geldik, Macar'dan gayet güzel çıktık, hemen 50 metre ilerideki Sırp kapısına geldik, kapıdaki polis aldı evrakları, evirdi, çevirdi ve Türkçe olarak YOK VİZA dedi. Ben de hızlı bir akıl manevrası yaptığımı sanarak "Ne vizesi kardeşim, biz Bulgaristan'a gidiyoruz, transit geçiş yapacağız" dedim. Bunun üzerine kapıda duran bir kağıdı işaret etti, bir okudum ki kafamdan kaynar sular boşaldı, özetle şöyle yazıyordu; 01.04.2009 tarihinden geçerli olmak kaydı ile Türk Vatandaşları transit geçiş dahil olmak üzere bulundukları ülkeden vize almak zorundadırlar. Aksi halde bu ülke sınırlarından adımlarını atamazlar. Bu arada vize vermek için de neredeyse DNA testi istiyorlar. Biraz kibarlık, biraz şirinlik yaptık nafile, kesti yolu ve bizi geldiğimiz yöne çevirdi, arkamızdan da HADİ İKİLEYİN ENSE TRAŞINIZI GÖRELİM der gibi pi, pis sırıtarak baktı. Al başına dert, ne yapacağız şimdi? Yaklaşık 2 km ilerideki benzinciye çektik, açtık haritayı, bilgisayarı başladık incelemeye. Yapacak tek şeyimiz var, o da mevcut kayıtlı programa uymak, yani istikamet ROMANYA, MARŞ, MARŞ. Tekrardan ilkay'ı aradım, durumu anlattım (bana belli etmedi ama içinden çok güldüğüne eminim), Niş rezervasyonunun iptalini rica ettim ve kuzu kuzu yola koyulduk. Bir sürü yeri geri döndük. Macar'da bir müddet daha gittikten sonra vardık Romanya kapısına; SZEGEG. Aynı merasim, bir ülkeden çık, diğerine gir, burada da biraz beklettiler ama o kısmına artık değinmiyorum ve Romanya topraklarında ilerlemeye başladık, tabii buna ilerlemek denirse. İlk durağımız Szeged 15 km, oradan Mako 35 km, daha sonra Arad 70 km, sırada Deva 151 km ve programımızın normal durağı olan Sibiu (115 km). En başta amacımız geç bile olsa Bükreş'e gitmekti, Sibiu Bükreş arası da yaklaşık 260 km. Ne gezer efendim, Sibiu'ya vardığımızda saat gecenin 23.45'ini göstermekteydi. Bu ülke nasıl AB'ya alınabilir akıl alacak şey değil. Bakın abartmadan söylüyorum en geniş yolları, özellikle sınırdan itiaren Deva'ya kadar olan bölümde en geniş kısım Zekeriyaköy'e giden yoldan daha dar ve hem geliş, hem de gidiş bu hattan. Yol kenarlarında arıza şeridi dahi yok. İşin en vahimi ne biliyor musunuz? Nedenini bilmiyorum ama Avrupa'nın neredeyse tüm TIR trafiği bu hatta çalışıyor, özellikle Bulgar, Romen ve Türk araçları bu hattı kullanıyor. Siz şimdi ne hale gelmiş olabileceğimizi düşünün. Bitti sanıyorsunuz di mi? Ne gezer, bu aksiliklerin üzerine bir de yağış başladı, al başına iş, burnumuzun ucunu göremiyoruz, nedeni yağmur değil, önümüzdeki araçların attığı çamurlar ne motorda cam bıraktı, ne de kaskların camını. Her şeye rağmen bugün de 602 km yol alarak, programımıza sadık kalarak ve her şeyden önemlisi sağlimen hedefe vardık. Dedim ya hiç de canımızı sıkmadık, bu yaşadıklarımızdan da keyif almaya çalıştık. Gördüğünüz gibi şu anda saatler gece 01.30'u gösteriyor ve ben aynı heyecanla yazıyorum. Ama yorgunluk had safhada, benim de dinlenmem lazım, yarın devam ederim. Hadi ama biraz alkış yapın da moralim artsın. Bu arada buradaki kızların güzellikleri kulaklarınıza çalınmıştır, sizin için çok güzel iki Macar kızının resmini de yazıma ekliyorum, eminim çok beğeneceksiniz:)) Sevgiler...

1 Temmuz 2010 Perşembe

Çok güzel bir Budapeşte sabahından merhaba



01.07.2010 / Dün yazı yazmadığımı farkındayım ama sakın ha yazmaktan sıkıldığımı falan sanmayın. Dün sabaha kadar olan biteni zaten anlatmıştım, bunun dışında 30 Haziran sabahı erken kalktık, amaç yaklaşık 550 km'lik Prag - Budapeşte yolunu hızla tüketip Budapeşte'yi dolaşma fırsatı elde etmekti. Plana da uyduk ama önümüzde hiçbir özelliği olmayan sıradan bir otoban var ve biz 32 derece sıcaklıkta öylece ilerliyoruz. Şu ana kadar ne yollar yaptığımızı takip ettiniz, bu kadar sıkıcı ve yorucu olanına denk gelmedik. Yolda Selcan'ın tansiyonu düştü, sık mola vermek zorunda kaldık. Hatta çok istememize rağmen, İlkay'ın sürekli hatırlatmalarına rağmen Estergon Kalesi'ne bile sapamadık. Neyse sorunsuz olarak hedefe vardık ve gözlerimiz açıldı. Aman Allah'ım bu nasıl bir yer, nereye bakacağımı şaşırdım. Hani Prag için açık hava müzesi demiştik ya, peki burası için ne denir? Boylu boyunca, bütün ihtişamı ile Tuna Nehri önümüzde akıyor. Nehir üzerinde inşa edilmiş köprüler, şehrin her iki yakası da bir başka güzel. Malumunuz Buda ve Peşte, iki ayrı şehir olarak nehrin iki yakasına yerleşmiş. Zamanla köprüler iki yakayı birleştirince şehrin adı da birleşmiş, çok da güzel olmuş. Buda tarafı Old City diye anılıyor. Tarihi yapıtların bir çoğu bu yakada. Sıkışık bir tarfikte otelimize doğru ilerledik. Sağolsun Dr. Emin'in İstanbul'daki seyahat acentası Peşte tarafında çok güzel bir otel ayarlamış bize, tam nehrin kıyısında, karşımızda birbirinden güzel tarihi yapı bize bakıyor. Nehrin her iki yanından da bakınca sıkılmıyorsunuz, adeta bizim boğaz gibi bir his uyandırıyor insanda. Gece bir başka güzel, caddeler, binalar ışıl, ışıl. Otele yerleştikten sonra hiç vakit kaybetmeden attık kendimizi sokaklara, etrafı kısa zamanda dolaşmaya, şehir hakkında bilgi edinmeye ve biraz da fotoğraf çekmeye koyulduk. Sonra da akşam yemeği ve tahmin edeceğiniz gibi pilimiz tükendi ve yatmaya gittik. İşte bu nedenle dün gece yazamadım ve bu sabaha bıraktım. Sabaha bırakınca da biraz özet geçtim size, bu müthiş şehir için inşallah bu akşam veya daha sonra mutlaka anlatacaklarım olacaktır.
Rotamızda ufak bir değişiklik daha yapıyoruz ve bugün için Bükreş olan rotamızı Sofya olarak değiştirdik. Önümüzde 765 km'lik bir yol var, sanırım bu yol da dünki gibi monoton olacak. Şu anda hava sıcaklığı 25 derece civarında, Bulgaristan ise 28 dereceymiş. Amacımız vakitlice ve sağlimen hedefe varmak olacak. Yarın da Sofya - İstanbul etabı ile gezimizi noktaşlamış olacağız inşallah.
Gezimiz tamamlandıktan sonra yazmadıklarımı, unuttuklarımı ve maceralarmızı yazmaya devam edeceğim. Şimdilik hoşçakalın.

Midnight Sun

Midnight Sun